Adalet MEDETOĞLU

Adalet Medetoğlu1968 Dmanisi (Başkeçid)/ GÜRCÜSTAN doğumlu.

1996 Moskova Edebiyyat İnstitutu mezunu.

Şair, yazar.  


Kitapları: 

  1. “Kayalar”/ şiir kitabı (Rus dilinde), 1996, Ukrayna.
  1. “Şiirler və nesr” (Rus dilinde), 997, Moskova.
  1. “Azerbaycan dilinde onomastik vahitlerin semantik inkişafı” monografi, 2001, Bakü.
  1. “Tifliste yedi mahpus”/ roman (Azerbaycan dilinde), 2013, Bakü.
  1. “Renk bilmez” (“Daltonik”) /roman (Rus dilinde), 2022, Bakü.

Baküda yaşıyor. “Egli mülkiyyet” dergisinin Baş editorudur.


Adalet Medetoğlu’dan dört kısa öykü;                                 

Tahar Amca 

Elli yaşlarında olan Tahar Amca her zaman derin bir üzüntü içindeydi; yıllar önce onun gencecik oğlu gölde boğulup, hayatını kaybetmişti.   

Tahar Amca usta bir boyacıydı; kasabanın tek boyacısı. Etrafdaki tüm evlerde onun usta ellerinin, parmaklarının izi vardı. O, herkese gülümserdi, insanlarla iyi geçinirdi, fakat en yakın dostu onun kederi idi.    

İşe gittiğinde Tahar Amca kafasına aynı şapkayı takardı. Ben onu hep öyle gördüm. Tahar Amca şapka ile çalışır, şapka ile de kasabanın en ucunda bulunan evine dönerdi. Bu minvalda Tahar Amcanın  şapkasının üzerinde evrenin tüm renklerinden benekler oluşmuştu. Beyaz, kırmızı, mavi, sarı, yeşil, kahverengi, mavi… 

Şapkasında eksik olan tek renk siyahtı. Siyah rengi Tahar Amca öz kalbinde taşıyordu. 

 

 

Hüseyin Usta  

Kunduracı Hüseyin Usta aslen İranlı idi. Onun babası Sovyetler döneminden önce bu taraflarda ticaret yapardı, lakin Ruslar sınırı kapatınca, vatanına dönememiş, Aras’ın bu yakasında mesken tutmuştu. 

Hüseyin Usta Fars şiirinin klasiklerinden –Hafız’ın, Saadi’nin, Rumi’nin, Cami’nin ve Rudaki’nin – bir kaç gazel, kaside ve rubailerini ezbere biliyordu. İyi bir alışkanlığı vardı; sipariş üzerinde çalışırken Hüseyin Usta sevdiği şairlerin gazellerini, özellikle Hafız Şirazi’nin aşk mısralarını yüksek sesle okurdu ve küçük atölyesinde bulunan ayakyalın müşteriler yabancı bir dilin ahenkli şiirlerini zevkle dinlerdi. 

Bir süre sonra Hüseyin Usta’nın dualar okuduğu ve Kuran’ı ezbere bildiği söylentisi tüm kasabaya yayıldı. Kasabada molla olmadığı ve yerel Azerbaycanlıların Farsça ve Arapça bilmedikleri için bu söylentilerin doğru olup olmadığını anlamak imkansızdı. Sonuç olarak Hüseyin Usta’nın, anma ve cenaze törenlerine molla olarak davet edilmeye başlandı. Usta söylentilerin gerçeklik kazanmasına direnmedi, çünkü kendisi gazel okumaktan zevk alıyor, bu şekilde dindaşlarının kutsal duygularını tatmin ediyor ve bunu büyük bir erdem olarak görüyordu. Hatırlaması gereken tek şey, her gazelden sonra “Amin” kelimesini söylemekti. 

Ölülerin üzerine Hafız’ın aşk gazelllerini ve Saadi’nin felsefi kasidelerini okurdu ve  böylelikle merhumun kesinlikle cennete gideceğine inanıyordu. 

             

                               

İlyas Baba 

İlyas Baba 10 yaşındaki torunu Selman’ı eşeğe bindirip odun için ormana gitti. İlyas baba testere ile kuru ağacları kesmeye başladı, Selman ise sepeti alıp kızılcık toplamaya gitti. Salman kovanı doldurmak üzereyken korkunç bir kükreme duydu. Çocuk yukarı baktı ve tepeden büyük boz ayının geldiğini gördü. Selman yerinden fırladı ve dedesinin yanına koştu: “Aman dede, üzerimize ayı geliyor!”  

İlyas baba kafasını kaldırdı: Ayı hala uzaktaydı ve dede ve  torunun, her ikisinin kaçmak için zamanı vardı. Fakat İlyas Baba torununun gözü önünde kaçmayı kendine yediremedi. Hemen eline baltayı aldı ve çocuğa: “Haydi, yavrum, köye koş, yardım çağır!” diyerek Selman’ı yolladı.  

Selman var gücüyle koştu, köyün girişinde var gücüyle bağırmağa başladı: “Ormanda dedeme ayı saldırdı! Ormanda dedeme ayı saldırdı!”  

Selman’ın feryadına İlyas Baba’nın oğulları, enişteleri, akrabaları, yeğenleri, komşuları, torunları toplandı ve tüfek, balta, kürekle silahlanıp ormana koştular. Onlar ormandaki Moruklu Çeşmesi’ne vardıklarında, İlyas Baba’nın yerde yatan ölü ayının yanında bir kütüğün üzerine oturmuş, gömleğiyle kanlı baltasını sildiğini gördüler.   

İlyas baba arkasını dönüp oğullarının, akrabalarının, köylülerinin yardıma geldiğini görünce, birden beti benzi attı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. 

Yaşlılardan Uzun Kadir öne çıktı: “Ey İlyas, işte ayıyı vurup öldürmüşsün, neden ağlıyorsun?” diye  sordu.  

İlyas Baba’nn ağlaması dinmedi.  

İlyas’ın oğlu İsmail sordu; 

  • Aman, baba, yoksa ayı sana pençe mi attı?  
  • Bir şeyim yok, İsmail!  
  • Peki, o zaman neden ağlıyorsun? 

 İlyas Baba cevab verdi;   

  • Ben ona ağlıyorum ki, oğul, bu kadar akrabası olan adama hiç ayı saldırır mı? 

 

 

Panayot 

Panayot Türkiye’den Gürcistan’a göç eden bir Rum’du. Tüm hayatını Türkler arasında geçirmiş, ömrünün son baharında Ortodoks inancına olan manevi açlığını gidermek için bir Gürcü köyüne yerleşmişti. Bir süre sonra Panayot Türkçeyi özlemege başladı. Türkiye uzak idi, fakat yakında, beş kilometrerik mesafede Karapapak Türklerinin yaşadığı bir köy vardı. Ve Panayot hemin köye taşınmaya karar verdi… 

Tam o sıralarda, köyde çiftliğin reisi Koca Aziz kendisine bir ev yaptırıyordu. Panayot yaklaştı, selam verdi, Allah’tan yardım diledi ve duvarları incelemeye başladı. Sonra ayağa kalktı, ceketini çıkardı ve duvarcıdan aşağı inmesini istedi, çantasından aletler çıkarıp tezgahın üzerine çıktı. Panayot dağ nehrinin kıyısından getirilen yabani taşları yeni üsulla işlemeye başladı ve oluklarla sırtları birleştirerek kavrama yöntemiyle duvarın bir sırasını tamamladı. Koca Aziz adamın çalışmasını beğendi ve onu duvarcı ustası olarak yanına aldı.  

İnşaat tamamlandıktan sonra Koca Aziz yeni eve taşındı, Panayot’u ise eski evine yerleştirdi.  

Köyün insanları Panayot’u çok sevdi. O evler yapar, duvarlar örer, her kesin yardımına koşar, zararsız, yüzügüler bir insandı. Panayot’un bu dünyada kimsesi yoktu ve o hayatının sonuna kadar o köyde yaşadı.  

Panayot 1962’de vefat etti. Onun ölüm haberi tüm köy sakinlerini üzdü. Yaşlı ve genç herkes, bu adama son borcunu ödemek için Koca Aziz’in evine koştu. 

Panayotu yıkadılar. Ona yeni bir takım elbise giydirildi. Tiflis’ten pahalı bir tabut sipariş edildi ve Gürcü köyünden rahip getirildi. Kadınlar yas tutup ağlamağa, erkekler çadır kurmaya, kızlar cenaze töreni için yiyecek hazırlamaya başladı. Bu mütevazı kişi için her kes elinden geleni yapmaya çalıştı.  

Geriye bir sorun kaldı: Panayot nerede defin edilmeliydi? Bu konuda görüşler farklıydı. Koca Aziz, köyün mezarlığında Panayot’un defnedilmesine karşıydı: “Dinimize hürmet ederdi. Onun dinine de saygı göstermeliyiz” dedi.  

Aksakal Amiraslan, Panayot’u köy mezarlığının diğer tarafına, tarlaya gömmeyi teklif etti. 

– Olamaz! diyerek Koca Aziz yanıtladı, 

–Panayot insanları severdi ve şimdi onu tarlada defn etsek, o yalnız kalır, özlemeye başlar. 

Neyse, uzun meşveretin sonunda oybirliğiyle, Panayot’u, On Üçüncü yüzyılyıldan kalma eski Hıristiyan Kıpçak mezarlığına gömmeye karar verildi. 

Ben Panayotu canlı görmedim, ama hakkında çok şey duydum. 

Yaz aylarında, gün batımında, çoban köyün ineklerini sağım için nehrin kıyısına getirirdi. Köyün kızları inekleri sağmak için aşağı inerdi. Sağım akşama kadar devam ederdi ve bu alakaranlık, kızlarla buzağıları, sürüyü getiren erkek arkadaşları arasındaki randevu zamanıydı. Aşıklar buluşma yerini bellirlerken: “Panayot’ta görüşelim” diye fısıldarlardı birbirlerine.  

Bu aşıkların birçoğu sonradan aile kurdular ve Türklerle yaşamağı tercih eden Panayot’un yaptığı evlerde hala mutlu bir şekilde yaşıyorlar.