Dil Yazıları

EVET İNTİHAL; ASIL HUKUK ŞİİRE DÜŞMAN

Sabri Kuşkonmaz

  1. Kazık

Eski zamanlarda, insanların dinsel törenler için kullandıkları mekanlar daha çok kapalı alanlardı. Kapalı mekanların açık alanlar göre içsel yolculuklara, düşünsel yaratımlara daha uygun bulunduğu görülmektedir. Bir mağara, uzaklardaki bir ağaç, ya da dağ gibi farklı yerler, uzak mekanlar örneğin. Biliyoruz ki, Hz. Muhammed de Hira dağındaki bir mağarada inzivaya çekiliyordu!

Bir mağarada dış dünyanın sınırsızlığına göre insan daha coşkusal ve yaratıcı koşullara sahip olabiliyordu belki. Antik dönemden günümüze kalan mağara kalıtlarını bu açıdan da ele alabiliriz. Doğanın olumsuz koşullarını engellemesi, dış etkenlere bir engel  oluşturmasıyla, hayvan resimleri, öyküsel çizimler gibi, bilinen bu ünlü kalıtların kapalı alanda korunması bir yana, yaratım için kapalı mekanların seçilmesi, sınırlanmış alanın kişiye tanıdığı yaratım özgürlüğüyle de ilgiliydi. Diğerlerinin, merak eden, sorgulayan bakışlarından uzak bir özgürlük alanı!

Sınırların kişiye özgürlük tanıması o çağlarda kaldı. Günümüze geldiğimizde, sınırlanmış alanın, hatta tahkim edilmiş mekanın yaratım ve özgürlük kavramları ile uyumlu olmadığını hemen söyleyebiliriz. Başlangıçta varsaydığmız olumlu etkinin tersini söylemek gerekiyor. Yoksa, sınırsız bir özgürlük için sınırlılık koşullarının gerekliliği yönünde kesin bir çıkarım kesinlkes yanlıştır.

Sözü daha çok uzatmadan, şiir ve hukuk düzlemine geldiğimizde, az önce belirttiğimiz “tersine durum” hemen göze çarpıyor. Yine peşin olarak söyleyelim; sınırlı alandaki olumlu yaratım etkisi hukuk söz konusu olduğunda tersine döner. Çünkü, bir mağaranın sağladığı coşkusal ve yaratıcı koşullar, hukuk kurallarının geçerli olduğu ve dahası bu kuralların sınırladığı toplumsal edimler alanında son derece kuru, kısıtlı, yaratıcılığa karşı ve yalıtkandır. Hukuk mağarasının duvarları, kaya, toprak gibi doğal duvarlardan oluşmuş mağaralara göre çok daha sert, tutucu,  hatta yokedicidir.

Baştan söylemek gerekirse, şiir ve hukuk bağlamında en genel bir bakışla, hukuktan şiir çıkmaz. Ancak, hukuk kavramı dolayımında; hukuktan şiire konu, olay, kişi gibi şiiri oluşturan malzemeler çıkar.

Orhan Hançerlioğlu kaynaklı, sıklıkla kullandığım bir örnek var: İnsanlar ilkel dönemlerde birbirlerine değil, doğaya karşı mücadele ediyorlardı. Kendi araalrında ise kesin bir barış vardı. Neolitik çağda, insana yönelik silahların olmadığını Lewis Mumford “Tarih Boyunca Kent” adlı kitabında yazıyor (Ayrıntı Y.)   Ne zaman ki birisi çıkıp, bir alanın çevresine kazık çaktı ve “burası benim” dedi. İşte o zamandan bu yana insanın mücadelesi doğayla değil, insanla insan arasında olmaya başladı. (Orhan Hançerlioğu, Felsefe Sözlüğü, Remzi Y.)

Kazık çakılan alanın sahibi; hukukun da sahibidir. Hukuk, “ burası benim” denmesini sağlayan ve aslında insanlığın kalbine çakılan kazıklardır. Bu kazıklardan da acı çıkar. Bu acının şiiri yazılır elbet. Ama, bu demek değildir ki, hukukla şiir yakındır.  Tam tersine, hukuk şiirin zıddıdır. Başta dilde zıtlaşma vardır.

  1. Hukuk Dili, Şiir Dili

Böylesi kazıklı bir metafordan sonra, sözün gerisi olumlu olmaz elbet.

Hukukta yeni yoktur. Çünkü hukuk, statükocudur.

Hukuk, yeniye karşı eskiyi korumak, eskiyi devam ettirmek derdindedir. Hukuk kullanan iktidar bunu zorunlu kılar. En yeni bir hukuk metnindeki  “ eşitlik” bile, aristokratik temelli, eşitler arasındaki eşitlikten, insanlar arası eşitliğe doğru bir genişlemedir. Yani, yeninin geçmişinde de bir tutuculuk vardır. ( Mehmet Turan, Devlet ve Hukuk Üzerine Yazılar, Gündoğan Y.) Hukuk alanında her genişleme gibi, eşitlik örneğindeki genişlemenin içinde de sınır ve sınırlılık içersenmiştir/mündemiçtir.

Böyle bir yapıda, sadece folklor değil, hukuk dili de şiir diline düşmandır!

Hukukun tersine, şiirde ve şiir dilinde eski yoktur. Eski yoktur derken, dil anlamında, dilsel yapı anlamında eski yoktur. Eski olanla, zamanı, devri geçmiş bir dille şiir yazılmaz. Yazılırsa da şiir olmaz. İnat edip yazıldıysa da, antropolojik, etno-sosyolojik bir çalışma, “değişik” bir metin oluşturulmuş olur.

Şiir dili, düzene karşıdır. Hukukun temel amacı ise düzendir. Şiir, dilde de yıkıcı ve bozucudur.  Dünyada, geleceğe kalmış şairlerin ortak özelliklerinden biridir bu bozuculuk ve yıkıcılık. Dilde yıkıcılık, arkasından yapıyı ve yaratımı getirir, tabi ki usta şairlerin elinde geçerlidir bu vargı. Bu durum aynı zaman dilsel öncülük demektir.

Kısacası, eski- yeni kavgasında şiir ile hukuk kanlı bıçaklıdır.

Hukuk metinleri, içerdikleri ideolojik sınırlılık gereği/ zorunluluğu ile olabildiğince kapalı metinlerdir. Maddi dünyanın duvarları, iktidarın telörgüleri neyse, bu duvarların  ve telörgülerin metinsel düzlemdeki ikizleri olan hukuk/yasa metinleri de bu anlamda ideolojiktir. Ve bu anlamda sınırlılık işlevi ile, sınırlılık içeriği ve niteliği ile topyekün donanmış/mücehhezdir. Oysa, bir yandan da, hukuk metinleri olan yasalar, olabildiğince  soyut metinlerdir. Soyutluk nedeniyle şiirle arasında uzak bir benzerlik kurulabilir. Ama, bu benzerlik de görüntüde kalır. Hukuk metinlerinin soyutluğu, tek tek kişileri ve olaylar için değil, benzer kişi olan ve durumların tamamına uygun soyut bir elbise olma savındadır. Bu nedenle “her kim ki…” diye başlayıp, herkesi kapsama derdindedir. Soyutluğu da “herkes için olma” bağlamındadır. Bu soyutluk savına, soyutluk gerekliliğine karşın, sınırlılık ve kapalılık da zorunludur. Olabildiğince soyutlamanın yanında, açık uçlu olmaları “boşluk” kavramını gündeme getirir. Formatif ve normatif olarak, kapalı olmazlarsa, yasaların yoruma açıklığı, edebiyattaki gibi bir alt okuma olanağı değil, “yasa boşluğu” sonucunu doğurur. Yasalardaki boşluğu ise şiir doldurmaz, yargıçlar doldurur.

Şiir, bir dil olarak olduğu gibi, bir metin olarak da, hukuk metni anlamında kapalılığı kaldırmaz. Burada, biçem olarak kapalılıktan söz etmediğimiz açıktır. Nitelik ve içerik anlamında bir kapalılıktır şiirde olmaz olan.

III. Zenginlik, Yokluktur Bazen

“…günlük hayatta, ihtiyacı olan iletişimi anadiliyle zorlanmadan gerçekleştirilebilen bir kişi için herhangi bir edebi metin sadece sıkıcı gelmekle kalmayıp, anlamsız bile olabilir; ya da metnin gönderme yaptığı pek çok konu, kullanılan sanatlarla anlamın

zenginleştirilmesi, bu okuyucu için hiç  ‘varolmayabilir’.” (Ertuğrul Uzun, Hukuk  Göstergebilimi, Legal Y. s. 46)  Yani, zenginlik yokluktur kimi zaman diyebiliriz, kısaca. Bu yokluk, mevcut edebiyat bilgisi sözü edilen metne yetmeyen okur için geçerlidir.  Alıntıladığım yazar, hukuk metni için de, “Hukuk mantığına sahip olunmadan ve hukuk dilini bilmeden” hukuk metinlerinin anlaşılmayacağını yazmaktadır. “Buna yine, hukukun sistemli bir yapı olduğu ve bu sistemin özelliklerini bilmeden kısmi bilgisinin dahi eksik olacağını söylemek mümkündür ( age s.47).  Açıklık, kapalılık derken, varmak istediğimiz  sonuç biraz da budur. Bu prototip özel kapalılık hali de yinelelem gerekir ki, şiire düşmandır.

  1. Dağlarca’nın terazisindeki sözcükler

Bir zamanlar, uzunca bir süre Dağlarca’nın  avukatlığını yapmıştım. Sonra aramızda uyuşmazlık çıktı. Kavga ettik, vekilliğinden istifa ettim. Hukuk ve şiir bir arada yürümedi çünkü.

Dağlarca ile ayrı düşmeden önce önce, davalarını görüşmek için sık sık Kadıköy’deki  (sonradan adının verildiği sokakta bulunan) evine giderdim. Her gidişimde, beni önce şiirden bir güzel sınava çekerdi. Son yazdığım şiirlerden birini okumamı isterdi. Şiiri dinledikten sonra, eleştirmek için masada duran kuyumcu terazisini gösterip “Ben şiirlerimi yazarken her kelimeyi ölçer, tartarım, karar veremezsem şu teraziye koyup bir kere daha tartarım. En küçük bir ağırlık görürsem, olmaz.  En hafifini, kefeyi kıpırdatmak şöyle dursun, kefede durmayıp uçanı seçerim. Kelimeler öyle hafif olmalı ki, uçmalı. Uçan kelimelerle, ağırlığı hiç olmayan, yerçekimine kapılmayan kelimelerle yazmalısın” diye ağır eleştirilerde bulunurdu. Haklıydı. Bu arada, Üstad, içki ve sarhoşluk konusunda da aynı hafiflik ve şehrin üstünde uçma örneğini kullanırdı!

Kendi şiirlerini kimi zaman evinde çalışan kadına yazdırırdı. El yazısı biraz kötüydü ve bazı yazım yanlışları da olurdu. Düzeltmeleri yapmak için bana okuturdu. Bazı sözcük yanlışlarının da okurken doğrusunu okuyuverirdim! Ses tonumdan ve çok hafif duraksamadan bunu da anlar, hem bana hem de kadına bozuk atardı. Kötü okuyacağım diye ödüm kopardı doğrusu. Çünkü, daha görüşmenin hukuk bölümüne geçmemiş olurduk o anlarda!

Şiirden konuştuktan sonra, sıra hukuka gelirdi. Bir dakika önceki büyük şair, hemen hukuk karşısında herhangi bir müvekkil gibi olmaya rıza gösterirdi. Burada, Dağlarca’nın  şiir terazisi, şairin sözcük terazisi ortadan kaldırılır, hukukun, yani şu gözü bağlı kızın terazisi gelirdi. Görüşmenin bu aşamasında şair, evdeki çalışan kadına seslenirdi; “Bana bak, avukata kahve yap. Bunlar önemli adamlardır. Herkese kahve yapılmaz. Başkasına çay. Ama avukatlara kahve yapmak gerek! Kahveye kıyacaksın!” Kadıncağız da hemen kahveyi yetiştirirdi. Çünkü hukukun iktidarı, Dağlarca’yı da aşıyordu. Herkese sunmadığı kahveye bile “kıymasına” neden oluyordu. 

Hukuk ve şiir bu denli ayrı terazilerdeydi.

  1. Hukukçu Şair mi?

Yineleme pahasına; hukukçu şair neredeyse olanaksızdır. Sevgili Veysel Gültaş üstadım “Kadı Burhanettin’den Günümüze Hukukçu Şairler Antolojisi” hazırlamıştır. Güzel bir çalışmadır. Çok değerli bir seçkidir. Çok değerli şairlere yer verilmiştir. Buradaki “hukukçu şair” nitelemesi kitap kapağında güzel durmaktadır. Ama hayatta, gerçeklikte tartışmalıdır.

Hatta şunu da demek olası: hukukçu şair belki olur. Ama, avukat şair hiç mi hiç olmaz. “Ya içindesin zamanın ya dışında” çünkü. Kadı Burhaneddin çok şedit bir devlet adamı ve sonrasında da hükümdardır. Kelle kesmiştir, sonra da kellesini vermiştir. Ama, aynı zamanda iyi bir şairdir. Kadılığından dolayı “hukukçu şairdir” ama avukat olmadığı için şair olabilmiştir!

Bu denli olumsuz değerlendirmeden sonra, şunu da söylemek gerekiyor; avukatlar şiir yazabilir. Avukat şiir yazıyorsa, bu bir sıçrama anıdır. Avukatlık ara düzleminden bir sıçrama. Çok sıçrarsa, öyle olur ki, yazdığı şiirlerin onu sürekli sıçrattığı, böylelikle yükseldiği yerde kalır. Eğer sıçrar ve yeniden sıçradığı zemine geri düşerse, pek dengede duramaz. İyi avukattan iyi şair çıkmaz bu yüzden. Tam da burada işte, kendimi ortaya sürüyorum.

Yine bu denli olumsuz değerlendirmenin yanısıra, hukuk ara zemininden şiirinin kanatlarında şiir katına yükselenler çoktur. Dediğimiz gibi, onlar avukat veya hukukçu değil şairdir; Gülten Akın, Ercüment  Uçarı, Turgay Fişekci, Didem Madak, Tahir Abacı, Necati Cumalı, Niyazi Akıncıoğlu, Bejan Matur, İrfan Yıldız…. daha birçok isim. Bu saydıklarım avukat değil, şairdir. 

Terazide avukatlık kefesi yükselirse, şiir aşağıda kalır: Dilekçelerin, kurnazlıkların, meta ilişkilerinin, Hızır Paşa zulümlerinin arasında ve altında kalır.

Sonuç

Hukuk ve şiir ilişkisindeki olumsuz yargımıza ilişkin sonucu baştan beri her paragrafta söyledik. Belki tersi de doğru gibi gelebilir. Üretim ilişkileri ile üretim biçimi arasındaki çelişki ve gerilimden bağışık değildir avukatlık mesleği ve hukukçuluk. Bu nedenle, bu gerilimden, haksızlıklardan, şiir doğduğu gibi, yargısal/hukuksal alanın gri duvarından kendini kurtarmak isteyen hukukçular da şiire sarılıyor diyebiliriz. Ancak bu yazı bağlamında, bu yaklaşım daha çok romantik bir değerlendirmedir.

“Hukukçu şairlerin” çokluğu nedeniyle, hukuku bir disipliner kategori olarak, şiiri beslemesi, hukukun hiyerarşik dilinin şiir dilinde zenginlik ve sağlam bir yapı kurmada yol göstermesi gibi daha pek çok renkli konuda sayfalarca yazıp, saatlerce tartışmak olası. Ancak, bir de şunu düşünmeli; Hukuk ve avukatlık yüzünden şiirini kuramamış, şiir yazamamış, şiiri sürdürememiş olanlar da yok mudur? Vardır elbet! Yazsalardı, direnselerdi, hukuk yoluyla bir yaşam zemini kurmaktan vazgeçselerdi demek, işin kolayı belki. Asıl öykü de burada başlar işte!

(Varlık Dergisi, Mart 2010)